|
Hür Düşünce
Düşünmek, hakikati ve doğruyu araştırmak insanın birinci ve en önemli görevidir. Düşünmek, bir insanlık vazifesidir. İnsanın feda edemeyeceği en tabii hakkıdır. Hal böyle olmasına rağmen, insanlık tarihi boyunca ve ne yazık ki günümüzde de düşünmenin engellenmesi için bir takım menfaat grupları tarafından çok büyük baskılar uygulanmıştır. Düşünmek bir isyan, itaatsizlik, suç, günah, saygısızlık ve küstahlık olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Asırlarca insanların en tabii haklarına ipotek konulmuştur. Hür düşünceyi şöylece tarif edebiliriz: Bir konuda A Grubu bir şekilde, B Grubu diğer bir şekilde, C Grubu da daha başka bir şekilde düşünüyor ve kendi düşüncesine uygun çözüm yolu gösteriyor. Kişi bu durumda "acaba A Grubuna mı uysam, B Grubuna mı katılsam, yoksa C Grubuna mı tabi olsam ?" şeklinde düşünüyorsa hür düşünceye sahip olamamış demektir. Çünkü ille de birilerinin düşüncesine katılmak lazımmış gibi bağımlı davranıyor. Hür düşünceyi anlamış ve kavramış olsa "A Grubu şöyle diyor, B Grubu böyle, C Grubu da öyle söylüyor. Peki ben ne diyorum, benim düşüncem nedir ?" tarzında bağımsız davranır. "Mutlaka birilerinin dümen suyunda gitmek, ille de bir gurubun, bir fikrin, bir modanın ardına takılmak mecburiyetinde değilim. Bilgimi arttırayım, araştırayım, tesir altında kalmadan dikkatli bir insana uygun olan özeni göstereyim, doğruyu bulmaya çalışayım. Başkaları tarafından güdülen birisi durumunda olmayayım." şeklinde düşünür. Hür düşünceyi kavrayamamanın sonucu ; bağnazlık ve yobazlıktır. Bağnazlık inanç konusunda, anane konusunda vs.. konularda olabildiği gibi maalesef ilim konusunda da görülmektedir. En tehlikeli yobazlık ilim yobazlığıdır. Kişinin ilmi kendi tekelinde zannetmesi, kendini ilmin sınırına ulaşmış kabul etmesi, kendi bildikleri dışında bir çıkışa, yeniliğe tecrübe etmeden, dinlemeden "Olmaz öyle şey !" demesi bilim yobazlığıdır. Çok yazıktır ki; toplumların istenen süratle ilerleyememesinin en büyük etkeni "Entelektüel Yobazlığı" dır. Yani, " Aydın Fanatizmi" dir. Tabii ki; "Kime aydın denebilir?" konusu da açıklanmaya muhtaçtır. Kanaatimizce bir "aydın" olabilmenin ilk şartı yeniliklere açık düşünce yapısına sahip bulunmaktır. İkinci şartı ise, kişinin kendine "aydın" rütbesi vermemesidir. Bırakalım da "aydın" olup olmadığımıza, sergilediğimiz davranışlara ve tatbikatımıza bakarak, toplum karar versin. Uygar bir kişi "Ben bir aydınım." demez.., "Aydın bir kişi olabilmek için gayret ediyorum ." der. Aynı şekilde insanın kendine "Kültürlü Kişi" ünvanı vermesi de son derece yanlıştır. Çünkü, KÜLTÜR, BİLİNEN HER ŞEYDİR. Şimdi, bu durumda.., kültür ne tek başına operadır, ne tek başına mühendisliktir, ne tek başına felsefedir, ne tek başına tıptır, ne tek başına tiyatrodur, ne tek başına fiziktir, ne tek başına yabancı diller bilmektir... Bir ürünü ekip onun ziraatini yapabilmek de kültürdür, yemek pişirebilmek de bir kültürdür, bir otomobili yıkamanın da ayrı bir kültürü vardır, mobilya imal edebilmek de bir başka kültür gerektirir. İşte bu tespit ışığında gerçek bir aydın, vicdan emriyle ve insaf ölçülerini kullanarak, samimi bir alçak gönüllülük içinde olmalıdır. Yani; tevazu, aydın kimsenin öz hali olmalıdır. Bu samimi tevazu, yani "gösteriş hükmünde olmayan alçakgönüllülük", aydın olabilmenin üçüncü şartıdır. Aydın kişi milletini daima kendinden yukarıda kabul eder. Bazı düşünce fukaralarının dedikleri gibi "halka inmek" şeklindeki abes ve çirkin anlayışın asla içinde olmaz. Tam tersine " halka yükselmek, millete ulaşmak " tarzında bir kabule sahip olur. ÇÜNKÜ, MİLLETİNİ KENDİNDEN AŞAĞIDA GÖREN KİŞİ "HALKA HİZMET ETMEZ" ; "HALKA TAHAKKÜM EDER". Diğer şartları ise, daima olumlu olmak, çok çalışmak, çok okumak, danışmaya önem vermek, kendisine yapılan eleştirileri olgunluk ve teşekkür duygusuyla kabul ederek onlardan faydalanmak vb... şeklinde sıralanabilir. İlim adamına, hür düşünce sahibi kişiye yakışan; bir şeyi görüp tecrübe etmedikçe "tamam, olmuştur, vardır" dememek, fakat hiç tanımadan, ezbere, denemeden "olmaz, yoktur, yalandır" da dememektir. "Mademki ben bu konuları bilmiyorum, öyle ise yoktur." gibi kısır ve güdük bir tutum içinde olmamaktır. Çünkü ilmin iki ayağı vardır: "Şüphe" ve "Tecrübe" Ancak hür düşünce ile insanlar araştırmacı olurlar, yeniliklere açık bulunurlar ve toplumlar böylelikle uygarlık ve teknolojide ilerleme kaydedebilirler. Hür düşünceye örnek teşkil etmesi isteğiyle bioenerjist Murat Soyer' in bir kısım toplumsal projelerini yeri geldikçe sayın okuyucuların dikkatlerine arz edeceğiz. Tasarı No: 1 Lütfen
Dikkat : “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız
Milletindir” ilkesini gerçekten yürürlüğe koyabilmek amacıyla hazırlanan
bu tasarıyı lütfen sabırla okuyunuz. Hedeflenen çözüm için kişisel
katkılarınızı ortaya koyunuz. GERÇEK DEMOKRASİ SİSTEMİ HAKKINDA KİŞİSEL BİR ÖNERİ * DURUM DEĞERLENDİRMESİ : Millet olarak sahip bulunduğumuz bütün yeraltı ve yer üstü servetlerine, her alanda yetişmiş insan gücümüze, dünyanın en güzel iklim kuşağında yer alan vatanımızın sayılamayacak kadar çok imkan ve kıymetlerine rağmen 2004 yılını tamamlamak üzere olduğumuz şu devirde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin milleti ve vatanıyla içinde bulunduğu çok sıkıntılı durum bütün duyarlı vatandaşlarımızca bilinmektedir. Borç batağına saplanmış, milli egemenlikten tavizler vermeye başlamış bir devlet haline geldiğimizi tüm akıl ve insaf sahibi vatandaşlarımız görmektedirler. Ne yazık ki; bugün vatanımızı yeniden kurtarmak zorunluluğuyla karşı karşıya kalmış bulunuyoruz. Yeniden bir istiklal harbi vermek durumundayız. Ancak, bu defaki istiklal harbi bilgi yoluyla verilecektir. Çünkü tüm kötülüklerin temelinde CEHALET ve BAĞNAZLIK vardır. Artık milletimiz kendi idaresine bizzat sahip çıkmak mecburiyetindedir. Bugünkü zor ve çok sıkıntılı durumdan çıkışımızın mutlaka bir yolu ve çaresi vardır. Unutmayalım ki bilimde ÇARESİZLİK diye bir şey yoktur... ARAŞTIRMA EKSİKLİĞİ vardır. İşte bu önerimiz çare hükmünde olan bir araştırma projesidir. En samimi dileğim odur ki; sayın vatandaşlarımız bu önerimi incelesinler, irdelesinler, eleştirsinler, tartışsınlar ve geliştirsinler. Cumhuriyetimizin 81. yılını da geride bırakıyoruz. Yönetim şeklimizin adı “Cumhuriyet,” yani milletin hür iradesiyle gerçekten kendi kendini idare ettiği en uygar sistem olduğu halde, uygulamada bu incelik hiç yer almamıştır. Yani millet yönetimde söz sahibi olamamıştır. “YAPMACIK BİR DEMOKRASİ” ile millet sözde oy kullanarak yönetime katılmış sayılmıştır. Gerçekte ise millet yönetimde tamamen devre dışı bırakılmış durumdadır. Vatandaş seçimlerde partilerin genel başkanlarınca listeye alınmış olan isimlere, onları şahsen hiç tanıyıp bilmediği halde, bir partiye duyduğu sempati sebebiyle oy vermektedir. Milletin seçmediği, parti genel başkanlarının kendi listelerine aldığı kişilerden oluşan TBMM ise milletten kopmuş bir halde işlem yapmaktadır. Doğal olarak bir siyasi parti liderinin seçtiği kişiler “milletin vekili” olamamakta , “lider vekili” olmak zorunda kalmaktadırlar. Milletvekili olması gereken kişiler, parti başkanının daimi emir ve komutası altında hareket etmekte, vicdan hürriyetine uyarak görev yapamamaktadırlar. Bilindiği gibi bazı konularda siyasi partiler grup kararı almaktalar ve grup kararına uymayan milletvekillerini çeşitli yollarla cezalandırmaktadırlar. Grup kararına uymayan milletvekilini ASİ ilan ederek parti disiplin kurullarına sevk etmektedirler. Bu durumda “milletvekilinin vicdan hürriyeti” nerede kalıyor? Dolayısıyla şimdiki milletvekilleri siyasi istikballerinin parti liderine bağlı olduğunu bildiklerinden ve bu kabul içerisinde davrandıklarından, kendilerini daima liderin hoşuna giden kişi olmak zorunda hissetmektedirler. Çünkü, insanın tabiatında kendini emniyete almak, güvende hissetmek çabası vardır. Oysa ki; bir milletvekili kendini sadece ve sadece milletin emrinde bilmeli, milletin takdirini kazanma çabasında olmalıdır. Görüldüğü gibi gerçek demokrasinin önündeki en büyük engel “SİYASİ PARTİLER KURUMU” dur. Oysa ki; anayasamızın 68. maddesine şu cümle özellikle yazdırılmıştır: “Siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” Bu cümle millete rağmen konulmuş bir dayatmadır. Niçin vazgeçilmez unsur olsun? Milletin asla vazgeçemeyeceği unsurlar belli ve sınırlıdır. Vazgeçemeyeceğimiz bu unsurlar 1982 tarihli Anayasamızın birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü maddelerinde esasen belirtilmiş olan genel esaslardır. Bu esaslar değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. Günümüze kadar yapılan uygulamada milletvekili olan kişilerin hükümette de görev yapmaları sebebiyle Anayasamızın temel ilkelerinden olan KUVVETLER AYRILIĞI prensibi daima ihlal edilmiştir.Yine günümüze kadar Adalet Bakanı ve bakanlık müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda Adalet Bakanının kurul başkanı ve Adalet Bakanlığı müsteşarının ise kurulun tabii ve daimi üyesi olarak görev yapmaları ise yürütme kuvvetinin yargı kuvvetine etki etmesine yol açmıştır ki; bu durum da kuvvetler ayrılığı prensibinin ihlal edilmesi demektir ( Bkz. 1982 Anayasası madde 159 ). Burada önerdiğim sistemde gerçek anlamda KUVVETLER AYRILIĞI prensibine işlerlik kazandırılması gözetilmiştir. Yasama, Yürütme ve Yargı kuvvetlerinin birbirlerinden tamamen bağımsız durumda çalışmalarının sağlanması düşünülmüştür. Siyasi partiler kurumu, dünya tarihinde insanlığa hiç bir faydası dokunmamış olan bir unsurdur. Günümüzde buna herkes şahit olmuş, “Hangi parti gelse hepsi de birbirinin aynısı” kanaati herkes tarafından paylaşılmıştır. Bunun neticesinde bir çaresizlik hali oluşmuştur. Fakat çaresizlik diye birşey yoktur, araştırma eksikliği vardır. Gereken dikkatle konu araştırmaya alındığı zaman mutlaka problemin birden fazla çözümü olduğu görülür.
Bu projemi sözlü olarak anlattığım toplumlarda şu şekilde bazı eleştirilerle
karşılaştığım oldu: “ iyi ama, şu anda dünyanın bütün ileri ülkelerinde
aynen bizdeki gibi siyasi partiler var. Bu durumda siyasi partilerin olmadığı
bir yönetim sistemi nasıl mümkündür?” veya bir diğer eleştiri şöyle
geliyor:“ siz bunları anlatıyorsunuz ama dünyanın en ileri ülkelerinde
bile bu anlattığınız sistem görülmüyor.” Benim karşılaştığım
bunlara benzer soru, itiraz ve eleştirilere verdiğim cevabı aynen burada da
belirtmek istiyorum:“ ilimde ve medeniyette gelişmenin, ilerlemenin sınırı
yoktur Biz Türk milleti olarak illa ki başka bir devleti taklit etmek, onun dümen
suyundan gitmek mecburiyetinde değiliz. Zaten Büyük Atatürk'ümüzün de
bize gösterdiği hedef işte budur. Yani; muasır ( çağdaş) medeniyet
seviyesinin üzerine çıkmak . Öyle ise, biz pek ala çağımızda her hangi
bir ülkede henüz uygulamada olmayan ve hepsinden ileri olan bir yönetim
sistemini bulur, geliştirir ve uygulamaya koyabiliriz. Öyle ki; ülkemizde
uygulamaya koyacağımız bu ileri sistemi diğer ülkeler gelip bizden alsınlar.
Siyasi partilerin diğer ülkelerde de mevcut olduğu konusuna gelince, lütfen
dikkatlice inceleyiniz... O ülkelerin hangisinde gerçekten halkın sözü geçiyor,
hangisinde tam anlamıyla huzur ve toplumsal güven var, hangisinde halka rağmen
oluşmuş baskı grupları yer almıyor? Ben şahsen günümüzde dünyada öyle
bir ülke göremiyorum. Diğer ülkelerde de halk bir takım odakların ve baskı
guruplarının etkisi altında sürükleniyor ve çok çirkin bir şekilde güdülüyor
ve istismar ediliyor.” Bu projem dolayısıyla sayın halkımızdan aldığım bir diğer eleştiri de şöyledir: “sunduğunuz tasarı çok güzel , çok ileri ve uygar. Ama, bugüne kadar idarede etkili olmuş bulunan guruplar bu sistemin kurulmasına izin vermezler ki… Çünkü , siyaset yaparak geçinen , bu yolla servet edinen baskı grupları böyle bir değişime izin vermezler…” Bu eleştiriye verdiğim sözlü cevabı burada da arz edeyim: “Ben zaten O’nlar kolaylıkla “peki” diyerek ortadan çekilirler iddiasında değilim. Bütün değişimler birilerini ürkütür, biraz sancılı olur. Bunu şimdiden biliyoruz zaten. Cumhuriyet kurulurken de Padişahlık ve Hilafet yanlıları çok büyük bir dirençle karşı koymuşlardı. Ama Atatürk ve değerli arkadaşları Cumhuriyetin fark ve güzelliğini millete anlatmayı başardılar ve millet cumhuriyet fikrine sahip çıktı ve cumhuriyet kuruldu. Bu projemin tatbikata girmesi de yine öylece olacak. Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracak. Bu bakımdan bilginize sunduğum bu tasarıyı dikkatle inceleyiniz, yakınlarınıza iletiniz, üzerinde konuşunuz, tartışınız. Millet böyle bir yükseliş imkanının var olduğunu öğrensin. Öncelik buradadır, öncelik bilgilendirilmektedir... Sonra bu sistem milletin isteği haline gelir ve bu isteğin oluşturduğu büyük gücün önünde hiçbir kuvvet direniş yapamaz. Bu araştırma projesi gerçek demokrasinin kurulması için yeterli bir çaredir. Milletin gerçekten devlet idaresinde söz sahibi olmasını sağlayacak bir sistemdir. Bir gerçek demokrasi modelidir. Konuyu ana hatlarıyla aşağıda arz ediyorum. * MİLLETVEKİLLİĞİ :
Ülke çapında her yüzbin seçmenin yaşadığı bölge bir seçim bölgesi
olarak düzenlenir ve bu bölgelerden adaylığını koyanlar arasından birer
bağımsız milletvekili seçilir. Bu seçim işleminde adaylar bölge seçmenlerinin
kendilerini her yönüyle araştırıp tanıyabilmelerini sağlayacak şekilde
geniş bir tanıtım dosyasını Yüksek Seçim Kuruluna verirler. Bu dosyalarda
işleri, öğrenimleri, aileleri, sülaleleri, vesair tüm bilgiler, fotoğraflar
(kendilerinin, ailelerinin fotoğrafları , akrabaları ile çekilmiş fotoğraflar,
isimlerin adres ve yakınlık derecelerinin ve bu kişilerin vazifelerinin
belirtildiği fotoğraflar) belgeler mevcut olur. Dosyaların verilmesinden 6 ay
sonra milletvekili genel seçimleri yapılır. Bu arada Yüksek Seçim Kurulu,
kendisine sunulan dosyaları tüm yayın vasıtalarıyla millete arz eder. Bu
bilgilerle seçmenler adaylar hakkında araştırma yaparlar. Bu arada adaylar
eski işlerini sürdürmeye devam ederler. Adayların afişler, ziyafetler,
konvoylarla geziler, meydanlarda propaganda konuşmaları yapmaları şeklinde
tanıtım çabaları göstermeleri yasaktır. Bu yasaklamadan maksat toplumun
etki altına alınmasını önlemektir. Çünkü milletin kendisi adayları araştıracaktır.
Adayların para gücüyle kendi tanıtımlarını yapmaları bu sistemde yasaktır.
Ayrıca; milletvekillerinin memurlara emir vermek, baskı yapmak, atanmalarına
ve terfilerine etki etmek, işlerine müdahale etmek gibi bir yetkileri yoktur.
Bu sistemde milletvekilliği maddeten avantalı, avantajlı bir makam, servet
edinmeye yarayan bir meslek değildir. Tam tersine bir onur ve şeref makamı,
millete hizmet ve fedakarlık mevkiidir. Milletvekillerinin, milletin takdir
edeceği bir maaşları dışında başkaca maddi bir kazançları yoktur. Bir
milletvekili milletini daima kendisinin üstünde bir makam olarak kabul ettiği
takdirde O'na hizmet eder. Şayet bazı uygulamalarda görüldüğü gibi
milleti kendinden aşağıda kabul ederse, bu durumda hizmet yerine O'na tahakküm
eder. Çünkü doğal olarak insan kendinden aşağıda saydığına hizmet
etmez. Millet oy verirken işte bu hususa dikkat edecektir. Milletvekili seçilen
kişi o güne kadar yapmakta olduğu tüm işlerini bırakır, sadece TBMM' deki
görevi ile meşgul olur. Şayet bir işadamı ise işlerinin idaresini devletin
kayyum heyetine terk eder. Kayyum heyeti milletvekili olan kişinin işlerini
ticari ve ilmi gereklere göre yönetirler, milletvekilliği sona erdiği zaman
işlerini kişiye teslim ederler.
Milletvekillerinin bölge büroları kurulur. Ayın bir haftasını kendi
seçim bölgelerinde seçmenleriyle temas ederek geçirirler. Bu arada bölgesel
istek ve ihtiyaçları tesbit ederler. Kendi bölgelerinin durumunu yakından
takip ederler. Böylece seçmenlerin Ankara’ ya TBMM’ne gelerek çalışmalara
engel olmalarına, milletvekillerini Ankara’ da meşgul etmelerine son verilmiş
olur. Çünkü bu tasarıda devletin en büyük yükünü TBMM taşıyacaktır.
Bu kurumun çok verimli çalışabilmesine imkan verilmelidir, gereksiz yüklerden
uzak tutulmalıdır. * TBMM BAŞKANI: Seçilen milletvekillerinden oluşan TBMM'de adaylar arasından bir TBMM başkanı seçilir. TBMM' nin çalışmalarından millete karşı bu kişi sorumlu olur. TBMM başkanı olan zat meclis çalışmalarını, raporlarını ve kanun tasarılarını millete arz eder. * CUMHURBAŞKANLIĞI: TBMM tarafından önerilen milletvekili olmayan kişilerin arasından bir kişi halk oylamasıyla Cumhurbaşkanı olarak seçilir. Cumhurbaşkanı sadece protokol bakımından diğer ülkeler nezdinde Türkiye Cumhuriyetini temsil eder. Cumhurbaşkanının TBMM'ye ve hükümete müdahale yetkisi yoktur. Bu sistemde TBMM Başkanının ve T.C. Başbakanının çok ağır vazifeleri olduğu için, bu kişilerin bir takım merasim ve protokol işleriyle uğraştırılmamaları gerekir. Bu bakımdan devletin protokol anlamındaki belirli temsil işlerini T.C. Cumhurbaşkanı yürütür. * HÜKÜMET: Türkiye genelinden hükümeti kurmaya talip olan Başbakan adayları da Yüksek Seçim Kuruluna çok kapsamlı bir dosya vererek başvurularını yaparlar . Doğal olarak bu adaylar ülkede sevildiklerine, millet tarafından güvene layık görüldüklerine inanan kişilerden çıkar. Adaylar dosyalarında milletin kendilerini çok ayrıntılı olarak tanımasını sağlayacak kişisel belge, bilgi, özgeçmiş, aile bilgi ve fotoğraflarını verirler. Ayrıca dosyalarında Başbakan olduklarında hükümetlerinde görev yapacak olan en fazla onbir kişiden oluşan müstakbel bakanları da beyan ederler. Yine dosyalarında hükümet etme görevi aldıkları takdirde uygulayacakları hükümet programını da millete arz ederler. Başbakan seçimi de milletvekilliği seçiminde geçerli şekil ve şartlarla ve fakat tüm yurtta oylanmak suretiyle yapılır. Seçimde en fazla oyu alan kişi Başbakan olarak hükümet görevine başlar. Hükümet en fazla 12 kişiden oluşur. Başbakan ve bakanların hepsi TBMM dışından kişiler olurlar. Bu sistemde milletvekillerinin hükümette görev almaları söz konusu değildir. Bütün Bakanların eylemleri ve yetkilerini kullanmaları dolayısıyla millete karşı Başbakan doğrudan sorumludur. Başbakan seçilerek göreve geldiği gün, adaylık dosyasında sunduğu hükümet programı da kabul edilmiş sayılır. Böylece hükümet derhal işlerine başlar. Bugüne kadar yapılan TBMM bünyesindeki güvenoylaması merasimi bu sistemde yoktur. Bu sistem günümüze kadar fazlasıyla yapılmış olan “merasim” faslına son vermek için ortaya konulmuştur. Artık Türk Milletinin merasimlerle kaybedecek bir günü bile yoktur. Aksine ; kaybedilmiş çok büyük zamanı telafi edecek kadar hızlı ve verimli çalışmak gerekmektedir. * HÜKÜMET İÇİN GÜVENOYLAMASI : Milletin görevdeki hükümete güveninin devam edip-etmediğinin belirlenmesi amacıyla yılda bir kez ülke çapında halk oylaması yapılır. Milletin kararı “Güveniyoruz” şeklinde çıkarsa hükümet göreve devam eder, aksi taktirde hükümet düşer. Bu durumda Başbakanlık için yapılan seçimde ikinci sırada oy almış bulunan kişi önceden beyan ettiği ekibiyle birlikte kalan süre için görev yapmak üzere hükümet etmeye başlar. * MİLLETVEKİLLERİ İÇİN GÜVENOYLAMASI : Milletvekillerine kendi seçim bölgelerinde seçmenlerinin güveninin devam edip etmediğinin anlaşılması için, yılda bir kez seçim bölgesinde halk oylaması yapılır. Güven kaybetmiş olan milletvekilinin görevine son verilir. Onun yerine seçimde ikinci sırada oy almış bulunan kişi milletvekili olarak TBMM'ne gönderilir. * POLİTİKA DEĞİL, YÖNETİM BİLİMİ : Gerçek demokrasi sisteminde doğrudan demokrasi uygulanmaktadır. Siyaset (Politika ve Politikacılık ) bitmiş, yerini YÖNETİM BİLİMİ almıştır. Bu sistemde son karar daima millete aittir. Millet memnun olmadığı takdirde hükümeti de, milletvekilini de, topluca TBMM' ni de görevden alabilir. Kimse; “ Nasıl olsa artık seçildim, bir sonraki seçim dönemine kadar beş yıl görevdeyim, iktidarım sürer, kimse bana dokunamaz” sanısına girerek milleti umursamazlık edemez, eski düzendeki gibi milletvekilliğini veya hükümet üyeliğini kişisel çıkar sağlama yeri olarak kullanamaz. Çünkü, millet bu yöneticileri bütün eylemleri ile birlikte daima gözönünde bulunduracak ve çalışmalarını takip edecektir. * TBMM' NİN VASFI VE KANUN TASARILARININ HALKOYUNA SUNULMASI : Gerçek demokrasi sisteminde TBMM devletin en yüksek ihtisas ve denetleme kurumudur. Millet adına devletin bütün kurumlarında serbestçe inceleme çalışmaları yapar.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Üniversiteler ve kanunla kurulmuş bulunan diğer özerk
kurumlar TBMM vasıtasıyla doğrudan doğruya milletten emir alırlar. Bu
kurumlar ile ilgili konular TBMM' nde uzmanlardan oluşan birer özel ihtisas
komisyonu eliyle ele alınır. Bu ihtisas komisyonları TBMM’ nin devletin diğer
temel kurumlarıyla olan ilişkilerini yürütürler ( Hükümet Komisyonu,
Adalet Komisyonu, Yüksek Öğretim Komisyonu, Türk Silahlı Kuvvetleri
Komisyonu, Bilimsel Araştırmalar Komisyonu, Özerk bazı kuruluşlar vb.). İhtisas
komisyonlarının üyeleri TBMM Başkanına bağlıdırlar ve milletvekili değildirler,
konularında seçkin ve uzman kişilerdir. Bu ihtisas komisyonları karar
yetkisine sahip olmayıp, görevleri sadece ilgili kurum ile TBMM arasında
iletişimi sağlamaktır. Bir çeşit bilimsel, mesleki ve teknik tercüman
olarak konuları rapor şeklinde sadeleştirilmiş olarak milletvekillerinin
bilgilerine arz ederler. TBMM’ nin daha hızlı görev yapabilmesi, daha sağlıklı
karar alabilmesi yolunda bilimsel, mesleki ve teknik destek ve danışmanlık
hizmeti sağlarlar.
İhtisas komisyonlarının üyelerini TBMM Başkanlığı tayin eder. TBMM milletin istek ve ihtiyaçlarına, çağın gereklerine göre kanun tasarılarını hazırlar. Hazırlanan kanun tasarılarını uygun yayın vasıtalarıyla ( Meclis TV, meclis internet siteleri vs. ) bir ay süreyle milletin bilgisine arz eder. Vatandaşlardan yöneltilen eleştiri ve sorulara TBMM Başkanlığınca cevap verilir. Bir aylık bilgilendirme süresi dolduğunda o kanun tasarısı TBMM başkanı tarafından millete arz edilir. Yapılan halk oylamasında çoğunluk “Evet” derse o tasarı kanunlaşır. Çoğunluk “Hayır” derse o tasarı TBMM' ye geri çekilir. Aynı konudaki bir kanun tasarısı iki kere üst üste halk oylamasında reddedilerek geri dönerse TBMM fesh olunur. Çünkü , bu durumda milletin halini anlayamayan, ihtiyaçlarını kavrayamayan milletten uzak düşmüş bir meclis olduğu ortaya çıkmıştır.Öyle bir meclisten de millete hayır gelmeyeceği için, o meclis doğal olarak fesh edilir. Çünkü, TBMM kurumu millete hizmet için ihdas edilmiş olan bir yapıdır. Bu oylama işlemlerinin çağımızın elektronik ve bilgisayar imkanlarıyla ne kadar kolay ve çabuk yapılabileceği aşağıdaki satırlarda açıklanmaktadır. Bu projeyle halkın yönetime katılımında bugüne kadar var olan zorluklar kaldırılmış, işlem son derece süratli ve kolay hale getirilmiştir. * KANUN METİNLERİNİN AÇIKLIĞI : TBMM' nin hazırlayarak milletin oyuna arz edeceği kanun tasarıları, ilköğretim (temel) tahsilini yapmış bir vatandaşın rahatlıkla anlayabileceği kadar açık bir ifadeyle yazılır. Çünkü kanunların onay makamı millettir. Millet fertlerinin anlayamayacağı karışık ve karmaşık kanun tasarılarını halk oyuna arz etmek TBMM adına bir kusur sayılır. Zira; “ kanunları bilmemek mazeret değildir” şeklinde bir temel kural vardır. Öyle ise, kanunlar milletin rahatlıkla kavrayabileceği şekilde açık ve anlaşılabilir bir ifadeyle yazılmalıdır. * ANAYASA METNİNİN AÇIKLIĞI : En fazla 20 maddeden oluşan yeni bir anayasa Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından taslak olarak hazırlanır ve TBMM Başkanı'nca milletin oyuna arz edilir. Bu hususta bir bilgilendirme dönemi kullanıldıktan sonra ( örneğin üç ay boyunca Anayasa tasarısı TBMM tarafından uygun yayın vasıtalarıyla milletin görüş ve eleştirileri için yayınlanır, bu arada her kesimden gelebilecek uyarı, istek ve eleştiriler TBMM tarafından dikkate alınarak tasarıya son şekli verilir.) Anayasa tasarısı halk oylamasıyla milletin kabulüne arz edilir. Anayasa ; ilköğrenim eğitimini tamamlamış bulunan her Türk vatandaşının kolaylıkla anlayabileceği açıklıkta olmalı ve herkesin kendine göre yorumlayamayacağı derecede net ve kesin ifadelerle yazılmalıdır. * HALKOYLAMALARININ KOLAYLIĞI VE TEKNOLOJİ KULLANIMI : Gerek milletvekili ve başbakanlık seçimleri gerekse de güven oylamaları ve kanun tasarıları hakkındaki halk oylamaları, çağımızın elektronik ve bilgisayar sistemleri kullanılarak gerçekleştirilir. Çok hızlı, ucuz, güvenilir ve seçmen adına çok basit ve zahmetsiz bir şekilde düzenlenir. Oy kullanma süreleri cuma günü 08:00' den, pazar günü 24:00' e kadar geniş tutulur. Vatandaş o süre içinde ülkenin herhangi bir yerinden önüne çıkan en uygun seçim otomatından oyunu kullanır. Tüm seçim otomatları bilgisayar ağıyla birbirine bağlıdır. Seçmeni oy kullanma ödevi sebebiyle işinden, seyahatinden, eğlencesinden kısıtlamak söz konusu değildir. Her seçmene bir elektronik seçmen kartı verilecek, bu kartlarda kişinin iris haritası ve diğer kimlik bilgileri yer alacaktır. Gözün iris haritasının kartta kayıtlı oluşu sayesinde kartın bir yabancı tarafından kullanılmasına imkan kalmayacaktır. Vatandaş oyunu elektronik sistem ile (şimdiki bankaların kullandığı ATM makinalarının kullanılmasına benzer şekilde) rahatlıkla kullanacaktır. Seçmen seçim otomatına kartını taktığında , otomat karttaki bilgilerle oyunu kullanan kişinin aynı şahıs olup olmadığını kontrol edecektir. Bir başka şahıs tarafından kanunsuz bir kullanma teşebbüsü olduğunda otomat kartı alıkoyacak ve en yakın emniyet birimi ile merkezi bilgisayara haber verecektir. Geçmişte yapılan seçimlerde binlerce hayali seçmenden oluşturulmuş hayali mahalleler düzenlendiğini sayın vatandaşlarımız mutlaka hatırlarlar. Artık böylesi çağdışılıklara bu sistemde geçit bırakılmamıştır. * DOKUNULMAZLIK : Milletvekillerinin ve bakanlarının adi suçlar bakımından dokunulmazlıkları yoktur. Bu bakımdan kanunlar önünde aynen diğer vatandaşlar durumundadırlar. * MİLLETİN EN YÜKSEK MAKAM OLMASI : Gerçek demokrasi sisteminde milletin idaresi bizzat milletin kendi elindedir. Vatandaş demokratik haklarını bizzat kullanır ve demokratik ödevlerini en etkin şekilde bizzat yapar. Milleti devre dışı bırakarak herhangi bir gurup devletin idaresini ele geçiremez. Milletin onaylamadığı bir şeyi herhangi bir grup( günümüzdeki partiler gibi ) zorla millete dayatıp yaptıramaz * DIŞ ETKİLERE KARŞI GÜVENLİK: Bu sistem aynı zamanda milli güvenlik bakımından da çok faydalıdır. Siyasi partiler düzeninde idare olunan bir ülkeye yurt dışından hakim olmak isteyen bir güç odağının parti başkanlarını elegeçirmiş olması isteklerini yürütmesi bakımından yeterli olmaktadır. Oysa ki önerdiğimiz bu ileri sistemde dışardan etkili olmak isteyen bir gücün milyonlarca kişiden oluşan tüm seçmenlerle ilgi kurmuş olması gerekmektedir ki; bu da imkansızdır. Yani bu sistem ülkeyi dışardan yönetmek çabalarına da engel olmaktadır. * HALKIN KATILIMCILIĞI: Bu sistemin yönetimde katılımcılığı sağlayışı itibariyle vatandaşlarımız bir takım baskı gurupları tarafından etki altına alınamayacağından milletin çoğunluğunun verdiği karar, kendisi için daima en uygunu, en doğrusu olacaktır. Bu sistemin tüm ülkelerce uygulanması halinde dünyamızda devamlı bir barış yaşanacaktır. Çünkü, temelde tüm ülkeler insanlarının kişisel, aile bazında ve toplumsal ihtiyaçları neredeyse birbirinin tamamen aynısıdır: Güvenlik içinde yaşamak, maddeten rahat geçinebilmek, iyi eğitim alabilmek, bazı lüksler yapabilmek, yaşlılık çağı için bir garanti hazırlayabilmek gibi şeyler. Öyle ise, esasta milletler birbirlerine çok yakındırlar. Bir ülkede o ülke milletinin bağımsızca ( herhangi bir etki altında kalmadan, birileri tarafından güdülmeden ) aldığı kararlar mutlaka barış yönünde olacaktır. Yeter ki; milletlerin bağımsız karar almalarının önündeki engeller ortadan kaldırılsın. Bu engeller tarihten beri şöylece görülmüş ve halen görülmektedir ki; bunların başlıcaları diktatörler, krallar, emirler, prensler, siyasi partiler ve herkesin bildiği bazı öteki güç odakları ve baskı gruplarıdır. * BU TASARININ ÖNEMİ: Bu tasarıyı hangi millet benimseyip uygulamaya koysa fevkalade bir şekilde yükselip – yüceleceğine hiç şüphe yoktur. Bu tasarı dünyada günümüzde uygulama alanında bulunan tüm yönetim sistemlerinden daha ileri ve çok daha uygar bir sistem önermektedir. Gönülden dilerim ki; bu tasarıyı uygulamaya koyma önceliği, bir ferdi olmaktan gurur duyduğum aziz Türk Milletine ait olsun.
. Murat Soyer
************************************************************* Tasarı No: 2 YENİ VERGİ SİSTEMİ ÖNERİSİ Plan B- TASARININ MADDELERİ C- HEDEFLENEN FAYDALAR A-) SUNUŞ : Türkiye’ de senelerdir bitmeyen vergi adaletsizliği , vergi kanunlarının çok karmaşık oluşu sebebiyle anlaşılma ve uygulama zorlukları , aynı anda yürürlülükte bulunan vergilerin çok çeşitlilikte oluşu , yeni vergi kanunlarımızın çok sık değiştirilmesi , vergi tahsilatının çok pahalı oluşu v.b. olumsuzluklar bizi bir çözüm arayışına yönlendirmiştir. Öyle bir çözüm bulmalıyız ki ; çok sade olsun , her sınıftan ( kesimden ) vatandaşımız tarafından kolayca anlaşılsın , hesaplanması çok pratik olsun , tam anlamıyla vergi adaletini sağlasın ; devlet adına ise toplanması son derece ucuz ve zahmetsiz olsun. B-)
TASARININ MADDELERİ : 1- ) Her türlü vasıtalı ve vasıtasız vergiler ile gelir ve kurumlar vergileri rüsumlar ve harçlar yürürlülükten kaldırılmalıdır. Şahıslar veya şirketler ne kadar çok kazanç ve kar sağlarlarsa sağlasınlar bundan dolayı vergi ödememelidirler. 2- ) Sadece bütün mal ve hizmet teslimlerinde %10 KDV tahsil edilmelidir. Ücret de bir hizmet teslimi olduğundan , ücretliler ay başında maaşlarının yanı sıra %10 KDV ni de nakden işverenden tahsil etmelidirler. Ülkede gerçekleştirilen her türlü alış veriş hareketinin mutlaka belge verilip – alınarak yapılmasının kesinlikle sağlanması için belgesiz işlemlerde her iki taraf için de “ vatana ihanet” suçuna uyan ceza şartı yürürlüğe konmalıdır. 3- ) Gümrük vergisi ise devletimizin uluslar arası ilgilerde ön gördüğü düzene uygun olarak ve ilgili ülke ile “karşılıklılık esası” na göre yürürlükte kalmalıdır. 4- ) Belediyelerin belde halkından muhtelif sebeplerle almakta oldukları her türlü rüsumlar , vergi ve harçlar yürürlülükten kalkmalıdır. Bütün bunlar yerine , belde sınırları dahilinde tahakkuk eden bir aylık KDV nin %40’ ı , takip eden ayın 1. iş gününde defterdarlık tarafından belde belediyesinin kasasına nakden aktarılmalıdır. 5- ) Ücretlerden herhangi bir vergi kesintisi yapılmamalıdır. Ücret de bir hizmetin teslim ve satışı demek olduğundan , ücretliler de işverenlerinden belge karşılığı olarak %10 KDV tahsil etmelidirler. 6- ) İl Özel İdareleri de vatandaşlardan herhangi bir isim altında vergi, rüsum ya da harç almamalıdır. C-) HEDEFLENEN FAYDALAR : 1- ) İş hayatında güven ve istikrarın sağlanması. 2- ) Vatandaş ile kamu idaresi ve özellikle Maliye Bakanlığı arasındaki soğukluğun giderilerek barış ve huzur ortamının sağlanması. 3- ) Verginin tüm kesimlere adaletli olarak yayılması. 4- ) İş hayatının canlanmasının ve pek çok yeni işyerinin açılmasının sağlanması ve dolayısıyla ülkemizde istihdam probleminin çözülmesi. 5- ) Devletin gelirinin arttırılması , devlete zengin ve güçlü bir yapı kazandırılması. 6- ) Devletin çok hantal bir yapıyla çalışan Maliye teşkilatının küçültülüp , çevikleştirilmesi ve vergi toplama masraflarının çok aşağılara çekilmesi. 7- ) Vergi mükelleflerinin defter tutma, beyanname verme v.b. zahmet ve külfetlerinin asgari dereceye indirilmesinin sağlanması. 8- ) Mali müşavir ve muhasebeci v.b. hizmet sınıfı elemanların firmaların verimlilik esasına göre çalışmaları ve karlılıklarının arttırılması ile yöneticilere bilimsel destek sunmak şeklindeki esas ve temel görevlerine dönmelerinin ve böylelikle ülke kalkınmasına üst düzeyde hizmet etmelerinin sağlanması. 9- ) “Vergi kaçırma” diye bir olayın ortadan kaldırılması. Bunun için , devletin kişi ve şirketlerin gelirlerinden vergi almasının önlenmesi. Tersine , zenginleşen devletin kişi ve firmaların daha fazla kazanç elde etmelerini sağlayacak her türlü hizmeti vatandaşına sunar duruma getirilmesi.
************************************************************* Tasarı No : 3 BARIŞ TASARISI Sunuş : Milletler temelde hiçbir zaman savaş istemezler. Savaşa daima birilerinin ( yukarıda sayılanlar ) gütmesi ve entrikası sonucunda sürüklenirler. Ölenler , sakat kalanlar , evleri , işyerleri bombalananlar hep zavallı sade vatandaşlardır. Hangi milletten olursa olsun buna üzülmemek mümkün değildir. Savaş çıkartıcılığı ve kışkırtıcılığı bir insanlık suçudur. Şimdi dünyanın herhangi bir ülkesindeki tipik bir aileyi ele alalım. Ele alalım da görelim ki , insanlar esasta ne kadar birbirlerine yakınlar. Bir aile ne ister ? Hemen akla gelenleri saymaya başlayalım :
Şimdi yine düşünelim …. Dünyadaki hangi aile harp çıksın da , evin babası evin oğlu gidip cephede parçalansın ister? Hangi aile savaş çıksın da evi , barkı , geçimini sağladığı işyeri , tarlası yansın yıkılsın ister ? Dünyadaki hangi kadın dul kalmayı, hangi çocuk öksüz kalmayı ister ? Elbetteki hiçbiri istemez ! Neticede milletler masumdur. Suçlu olanlar yukarıda sayılan savaş kışkırtıcısı menfaat guruplarıdır. İşte yukarıdaki tesbitlerimiz ve herkesin bildiği durum ışığında tasarımızı aşağıda dikkatlerinize sunuyoruz. İnsanlık adına bu tasarımızın desteklenmesini tüm insaf sahibi bireylerden rica ediyoruz : BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TEŞKİLATI BİR GENEL KURUL TOPLANTISI YAPARAK , ÜLKELERİN SAVAŞ KARARI ALABİLMELERİNİ O ÜLKE VATANDAŞLARININ HALK OYLAMASI YAPMASI ŞARTINA BAĞLAMALI , BU HALK OYLAMALARINA 12 YAŞINDAN BÜYÜK TÜM BİREYLERİN KATILMASINI KURAL OLARAK KABUL ETMELİDİR. Bu tasarımız bir teklif olarak T.C. Hükümeti tarafından dünya kamuoyuna sunulmalı , Birleşmiş Milletler Teşkilatında oylamaya sunulması sağlanmalıdır. Yapılan oylamada “Saldırgan” emel taşıyan ( ülkeler ) hükümetler hemen açığa çıkacaktır , çünkü bu teklife “HAYIR” oyu vereceklerdir. Sorumuzu tekrar soruyoruz. Özellikle asrımızın harpleri her iki taraf için de perişanlıkla sonuçlandığı halde , günümüzde harplerin mağlubu - galibi olmadığı halde , bu kadar harp niçin çıkıyor ? Herhalde tüm harplerde darbeyi bizzat yiyen milletlerin acı çekme istekleri sebebiyle değil!
Tasarı No:4 ASIRLIK ÇİRKİN BİR YALANI DÜZELTİYORUM......
İşte İğrenç Yalan :
Ve.... İşte Sözün Doğru Şekli :
DEVLETİN MALI TEMİZ.. ONU YİYEN DOMUZ!..
Evet ; devletin malı gerçekten de tertemiz. Çünkü ; devletin malında bu vatanı bizlere bırakan aziz atalarımızın hakları var, şehitlerimizin kanları var. Çünkü ; devletin malında bugün yaşayan yetmişbeş milyon Türk vatandaşının hakları var. Çünkü ; bundan sonra dünyaya gelecek Türk çocuklarının hakları var. Türk Milletinin düşmanları tarafından asırlar öncesinde yapılan bir "Terim Mühendisliği" yöntemiyle milletimizin diline dolanan bu çirkin yalanı, şimdi ben aynı yöntemle çürütüyorum. Lanet olsun yüce Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin malına el uzatanlara.... Lanet olsun bu iğrenç yalanı adeta bir atasözüymüş gibi içimize sızdıranlara....
*************************************************************************************
| ||||||||||||||||||
|
TÜRKİYE ALACAKLI BİR ÜLKEDİR
“ Türklere kuvvet kullanarak boyun eğdirmek imkansızdır. Çünkü ; bu Türkler ne kadar bitkin durumda olurlarsa olsunlar , karşılarında düşman ordusunu görünce tabiatlarında mevcut olan cengaverlik karakteri uyanır ve düşmanı vatanlarından söker atarlar... Türklere boyun eğdirmenin ancak bir tek yolu vardır... ONLARI BORÇLU DURUMA GETİRMEK. Zira ; Türkler o kadar hasiyetlerine düşkündürler ki ; borçlu oldukları zaman utanırlar ve alacaklının isteklerine HAYIR diyemezler.” Yukarda okuduğunuz paragraf 1800’lü yıllarda Avrupa devletleri tarafından Türklere karşı tertiplenen bir kongre sonunda vardıkları ortak kararlarıdır içinde bulunduğumuz 2007 yılında da aynı düşüncede oldukları açıkça görülmektedir. Bu anlayış ; Türk Milletinin yüksek karakterini pek iyi bilen düşmanlarımızın başarıyla uyguladıkları SİNSİ BİR STRATEJİ’dir. Bu strateji ile Osmanlı Türk devletini bitirdiler. Yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti devrinde de aynı şekilde uygulamaya çalıştılar. Sadece Atatürk döneminde bize borç para vermeyi başaramadılar. Çünkü Atatürk çok dikkatli bir milli ekonomi planı takip ederek öz kaynaklarla kalkınmayı gerçekleştirdi. Fakat ; 1939’dan bu yana göreve gelen bütün T.C hükümetleri zincirleme olarak dış borç alma siyasetini yürüttüler ve düşmanın isteğine uygun davrandılar. Ekim 2007 tarihi itibari ile resmi olarak T.C Devletinin iç ve dış toplam borcu 450 milyar ABD dolarıdır. İç borç olarak tanımlanan meblağ da aslında dış borca dahildir. Çünkü ; devletimizin iç borçlanma tahvillerini satın alanlar da yıllardır hep aynı küçük bir grubun mensuplarıdır. Bu grup Osmanlı padişahına her aybaşında ağır faizlerle borç para vererek imparatorluğu iflas ettiren Galata sarraflarının devamından başka bir şey değildir.
Fakat....
T.C. Devletinin borçlu olduğu iddiası büyük bir yalandır... Çünkü ; Türk Milletinin düşmanlarınca Osmanlı Türk Devleti’ne uygulanan sinsi strateji 1939’dan sonra Türkiye Cumhuriyetine de aynen uygulanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devleti borçlu değildir. Aksine, T.C. devleti çok alacaklıdır!... Bunu açıklamaya başlıyorum.... Lütfen dikkatle okuyunuz. Okudukça duruşunuz değişecek ; Daha başı dik , daha vakur , daha kararlı ve daha bilinçli olacaksınız. Zaten size de bu hal yakışır. Devletimizi borçlandırmak amacıyla kurulan kirli tezgahları sırasıyla açıklamaya başlıyorum :
1-) PKK TEZGAHI :
PKK Türkiye’nin düşmanlarınca kurdurulmuş olan bir Ermeni terör örgütüdür. 1900’lü yıllarda milletimize büyük zararlar veren Hınçak ve Taşnak Ermeni cemiyetlerinin ve 1970’li yıllarda bunun da devamı olan ASALA Ermeni terör örgütünün ardından yeni bir isimle sahneye çıkarılmıştır. ASALA örgütünün Türk Dışişleri mensuplarına yurt dışında tertiplediği onlarca suikast ve bunlarda kaybettiğimiz değerli hariciye şehitlerimiz daima hafızalardadır. PKK tamamen taşeron bir örgüt olup, kendisini kiralayan asıl suçlu devletlerin büyük desteği ile 1984 yılından bu yana faaliyet göstermektedir. Kurucusu diye tanıtılan baş figüran Abdullah Öcalan ve örgütün lider kadrosu tamamen Ermenidir. Bu Ermeni terör örgütünü taşeron olarak kullanan düşmanlarımız ; onlara araç, gereç, asker, erzak, mühimmat, para, askeri eğitmen, sağlık personeli ve lojistik her türlü yardımı yaparak 1984 – 2007 döneminde asil ve masum Türk Milletinin 30 binden fazla evladını şehit etmişlerdir. Yabancı devletlerin bu anlamdaki suçlarına ilişkin bilgiler güvenlik kuvvetlerimizin arşivlerinde fazlasıyla mevcuttur. Can kayıplarımız ne yazık ki halen devam etmektedir. Elbette ki ; Şehidimizin kanına maddeten bir bedel söylemeye asla imkan yoktur. Bu çalışmada sadece maddi kayıplarımızı ( yani düşman ülkelerden doğan alacağımızı ) beyan ediyorum : A – Bu 23 yıllık mücadele döneminde T.C. devleti hazinesinden harcanan para asgari 600 milyar ABD dolarıdır. Bu parayı devletimiz silah, mühimmat, araç, gereç, akaryakıt, korucu maaşları ve hatırlanacağı üzere kuzey Irak’tan Türkiye’ye kovalanan perişan durumdaki 500.000 insanın 2 sene boyunca çadır kentler kurularak her türlü ihtiyaçlarının karşılanması, Olağanüstü Hal yürütülen dönemlerin yüklediği mecburi giderler için harcamak zorunda kalmıştır. Bu gider kalemleri ilk anda akla gelenlerdir. Bunlara ilave edilecek daha pek çok gider konusu olduğuna şüphe yoktur. Konunun uzmanları bunları da ilave edeceklerdir.
B – Aynı dönemde PKK terörü yüzünden milletimizin büyük fedakarlıkla başlattığı GAP yatırımının tamamlanamamasından oluşan ekonomik kayıplarımız ile PKK teröristleri tarafından imha edilen GAP’a ait iş makinelerinin bedelleri olarak asgari 300 milyar ABD doları. Gerçekten de GAP’ı kısa zamanda bitiremediğimiz için yıllarca yurt dışından enerji ithal etmek zorunda kalmışızdır.
C – Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde bu dönemde PKK terörü nedeniyle halkımız göç etmek durumunda kalmıştır. Can emniyeti için yurdun güvenli bölgelerine nakil yaparak işlerini, tarlalarını, hayvancılık faaliyetlerini bırakmak durumunda kalmışlardır. Buna bağlı olarak çok büyük bir ekonomik değer oluşturan hayvancılığın yok edilmesinden doğan zararımız için asgari 1 trilyon ABD doları hesap edilebilmektedir. Bu yüzden yıllardır olduğu gibi halen Yurtdışından hayvani ürün ithal etmekteyiz.
D – A ve B maddelerinde açıklanan devletimiz tarafından yapılan harcamaların, milletin kalkınması yolunda verimli yatırımlar için kullanılamamasından oluşan zararlarımız için asgari 300 milyar ABD doları hesap edilebilmektedir. Buna ekonomide alternatif maliyet adı verilmektedir.
E – Masum ve mağdur yöre halkının yurt içindeki güvenli bölgelere göç etmeleri dolayısıyla milletimizin katlandığı giderler için asgari 100 milyar ABD doları hesap edilebilmektedir. Milyonlarca vatandaşımız bu göç nedeniyle ulaşım, konut yapımı vesaire giderlere katlanmak zorunda kalmışlardır.
F – PKK terörüyle mücadele için ağır masraflara katlanan T.C. Devletinin yaşadığı finansman sıkıntısı, vadesi gelen dış borçları ödemek yerine, ağır faizlere razı olarak borç ertelemeyi getirmiştir. Bu sebeple ödenen dış borç faizleri için yaklaşık 450 milyar dolar tespit edilmiştir. Aynı dönemde devletimizin yatırımlar için ancak 100 milyar dolar ayırabildiğini dikkate alınca durumun ciddiyeti ortaya çıkmaktadır.
PKK tezgahı Türk Milletinin üzerine yürütülen tarihteki en son HAÇLI SEFERİDİR.
Basit bir hesaplama sonucunda açıkça görülebildiği üzere , T.C. Devletinin PKK tezgahı dolayısıyla uğratıldığı toplam zarar yaklaşık olarak 2 trilyon 750 milyar ABD dolarıdır. Elbette ki şahsen unutkanlık ve bilgi yetersizliği sebebiyle dile getiremediğim zararlar bu rakamın dışındadır.
Şimdi T.C. Devletinin söz konusu 2 trilyon 750 milyar ABD doları alacağının hangi ülkelerden olduğunu açıklamaya başlayalım. Bu ülkeler PKK tezgahı ile devletimize verilen zarara bizzat destek eylemleriyle yol açan suçlu ve Türk Milletine açık veya sinsice düşmanlık yapan ülkelerdir. Listesi aşağıdadır :
Amerika Birleşik Devletleri İngiltere Fransa Almanya S.S.C.B ( Daha sonra Rusya ) İtalya Belçika Danimarka Hollanda İsveç İsviçre Avusturya Vatikan Avustralya Bulgaristan Ermenistan Yunanistan Suriye İran
Hesaba vurulamayacak olan en büyük zararımız ise listede adı geçen borçlu ülkeler tarafından oluşturulan SAHTE Türk – Kürt ayrımcılığıdır. Ama, kuvvetle inanıyorum ki ; aziz milletimiz bu sahte ayrımı ortadan kaldıracaktır. Bütün unsurlarıyla öz kardeş olduğunu yeniden dünyaya gösterecektir.
Sonuç olarak bu yazımı okuyan vatandaşlarımız haklı olarak şöyle bir soru sorabilirler... “Peki ama, öyleyse neden 1984 – 2007 döneminde görev yapan T.C. hükümetleri böyle bir zarara engel olmadılar? Verdiğiniz listede yer alan devletlerden neden hesap sormadılar? Neden zararların tazmin edilmesini o ülkelerden istemediler?” Bu sorunun cevabı 1939’dan itibaren görev yapan T.C. hükümetlerinin Atatürk’ün yolundan ayrılmış olmalarından başka bir şey değildir.
2 - ) PETROL TEZGAHI :
Petrol konusu dolayısıyla kaç dolar dış alacağımız olduğunu hesaplamaya benim matematik bilgim yeterli gelmedi. Bu konuda değerli hesap adamlarımızın yardımını rica ediyorum....
Türkiye’nin üzerinde yer aldığı arz yüzeyinin ( yani vatanımızın ) altında dünyanın en zengin petrol yataklarının bulunduğu, diğer bir deyişle Türkiye’nin muhteşem bir PETROL DENİZİ üzerinde yer aldığı bilinen bir gerçektir. Ancak ; Türk Milletinden yıllarca gizlenen bir gerçek..... 1940’lardan bu yana ülkemizde petrol araştırmaları yapılmış, bulunan petrol kaynakları işaretlenmiş kuyuların ağızlarına kurşun dökülerek ve “ekonomik değeri olmayan zayıf petrol rezervi” denilerek olduğu yerde bırakılmıştır. Kendi petrolümüzü çıkartarak kullanmamıza ve hatta ihraç etmemize engel olunmuştur. Bunun yerine dışarıdan petrol almamız tezgahlanmıştır. Sadece Raman dağı petrol kuyusu gibi göstermelik bir iki yerden petrol çıkartabilmemize yol verilmiştir. Petrole iyice bağımlı olmamızı sağlamak için ( tabii ki ithal etmemiz şartıyla ) ülkemizde raylı taşımacılık sistemi baltalanmıştır. Atatürk’ün devrinde çok önem verilen ve geliştirilmeye çalışılan demiryolu ulaşımı köhneleştirilmiştir. Buna karşılık neredeyse tüm ulaşım işleri karayolu ile sağlansın anlayışına girilerek yurtdışından binlerce otobüs, kamyon, otomobil ithal edilmiş, masum Türk Milletinin imkan ve birikimleri yabancılara akıtılmıştır.
Sömürgeci devletlerin baskı ve oyunları yüzünden, aslında petrole sahip bir millet olduğumuz halde 1940 yılından beri yurt dışından petrol ithali için kaç ABD doları ödediğimizi lütfen hesaplamaya çalışın. Bulacağınız pek çok sıfırlı rakam gerçekte Türk Milletinin ALACAĞIDIR. Bu alacağımızı tezgahı kuran sömürgeci ülkelerden tahsil etmemiz gerekir.
Diğer taraftan şimdi ise ; yıllarca öncelerde “Petrol değeri ekonomik değildir” diyerek ağzına kuşun döktürdükleri kuyuları ABD petrol şirketlerine veriyorlar. Hem de çok büyük imtiyaz anlaşmalarıyla..... Çıkartılan petrolün tümünü Türkiye dışına götürebilmek yetkisiyle.... Demek ki ; O kuyuları zamanında bu günler için işaretlemişler ve şimdi de almaya başladılar. - Yazı dizisi devam edecek...-
| ||||||||||||||||||